“Yüzlerinden yalancı maskeleri sıyırmak, azametli gösterişler altında gizlenen çirkinlikleri, hiçlikleri meydana çıkarmak Çalıkuşu’nun en büyük eğlencesiydi.” Çalıkuşu Feride’nin genç kız ruhundaki tatlı muammanın, bitmez tükenmez neşesinin ve türlü zorluklara güler yüzle göğüs g…
“Yüzlerinden yalancı maskeleri sıyırmak, azametli gösterişler altında gizlenen çirkinlikleri, hiçlikleri meydana çıkarmak Çalıkuşu’nun en büyük eğlencesiydi.” Çalıkuşu Feride’nin genç kız ruhundaki tatlı muammanın, bitmez tükenmez neşesinin ve türlü zorluklara güler yüzle göğüs germesindeki kararlılığın ruhlara temas eden hikâyesi, aşka ve kadın-erkek ilişkilerine dair klasik anlatıya güçlü bir itiraz niteliği taşıyor. Reşat Nuri Güntekin’in bir asır önce kaleme aldığı fakat bugün dahi değerinden hiçbir şey kaybetmemiş olan eseri, üslubundaki yalınlık ile kuvvetin yanı sıra toplumu ve Anadolu insanını tasvir etmekteki maharetiyle kuşaktan kuşağa aktarılan bir edebi lezzet sunuyor. Feride’nin şahsında sevginin türlü zorlukları aşabilecek bir güç barındırdığına şahitlik ederken, Anadolu’daki geri kalmışlığa, bürokratik yapının kusurlarına ve taşradaki kapalı yaşam tarzına da canlı bir bakış atmak mümkün oluyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ifadesiyle Güntekin, Çalıkuşu’nda Türk edebiyatının ilk ideal kahramanını yaratmış ve ilk karakter romanımızı ortaya çıkarmıştır. Karaosmanoğlu buradan hareketle Reşat Nuri’nin ilk idealist yazarımız olduğunu da ifade etmiştir. Henüz hayattayken Türk yazınının büyük ustaları arasına adını yazdıran Reşat Nuri Güntekin’in en ünlü romanı Çalıkuşu, edebiyatımızın ölümsüz eserleri arasında müstesna bir yere sahip.
"Sen, yaradılış itibariyle bile herkesten başkasın, Esatir, buseden doğmuş buse ile gıdalanmış, büyümüş birtakım perilerden bahseder. Bunları yalnız bir hayal zannetmemeli. Onların dünyada da numuneleri vardır. Feridecik, sen onlardan birisin. Sen, sevmek, sevilmek için yaratılmış bir mahluksun."
"Başkalarının içinde yaşarken öyle herkese, her şeye yabancı bir halin, rüya gören insanlara mahsus dalgın, mahzun bir gülümseyişin var ki, yüreğimi yakıyor küçük."
"Hayrullah Bey, sargıları değiştirirken yanında bulunmuyordum. Yüreğim dayanmadığı için değil, çünkü her gün yaranın bundan çok daha fenalarını görüyordum, fakat benim bakışlarımın ona, korkunç yarasına dokunmuş bir bıçaktan daha fazla ıztırap verdiğini gördüğüm için..."
"Dünyayı baştan başa bir zulüm, kendimi o zulme baş eğmekten başka çaresi olmayan bir sefil gibi gördüğüm o günde beni müdafaa ettiniz, mesleğinizi, istikbalinizi tehlikeye koymak, hatta belki ölmeyi göze alarak mürüvvettini gösterdiniz."
"Öyle anlıyorum ki, bu ihtiyar doktor, ne para için ne de bir vazife fikriyle askerlik ediyor, onun bir iptilası var: "Sevgili ayıcıklarım" dediği biçare neferlere muhabbeti."
"Hâlâ mı haber yok, küçük? dedi.
-Kimden Doktor Bey? dedim.
O, canı sıkılmış gibi beni parmağıyla tehdit etti:
-Ne yalan söylüyorsun küçük? Dudakların yalan söylemeyi öğrenmiş ama gözlerin, halin daha pek toy. Kimden mi haber soruyorum. Seni böyle memleket memleket gezdiren her kimse ondan.
Gülerek omuzlarımı silktim:
-Maarif demek istiyorsunuz, sonra tabii memleketimin çocuklarına hizmet etmek emeli."
"Ufukta akşamın uçuk mavi seması içinde, ince ince tüten dumanlara benzeyen karşı dağları seyretmeye başladım. Çalıkuşu, bu dağlardan yine gurbet kokusu almaya başlıyordu. Gurbet kokusu! Bu kokuyu bütün ruhuyla koklamayanlar için ne manasız bir söz! Hayalimde yollar, gittikçe incelip mahzunlaşan, bitip tükenmez gurbet yolları uzanıyor, kulağımda geçen arabaların o ince yanık sesli çıngırakları ağlıyordu. Ne vakte kadar yarabbi, ne vakte kadar? Niçin? Hangi emele yetişmek için?"
""Mamafih, ben birçok yüksek meclislere girdim, çıktım, gözümle gördüm!" diye beni mat etmek istedi. O vakit, mağrur bir istihfafla yüzüne baktım, gülümseyerek:
- Evet ama, yalnız girip çıkmak kâfi değil. İnsanın o muhitte kendi tabii hayatını yaşaması lâzımdır, dedim."
"Bana, B...de İpekböceği, Ç...de Gülbeşeker dedikleri zaman ne kadar üzülmüş, titizlenmiştim. Şimdi, aynada gördüğüm genç kıza, bu seher aydınlığı gibi berrak, kırağılarla ıslanmış nisan gülleri gibi taze mahlûka, bu isimleri vermekten çekinmiyordum. Bir aralık görünmekten korkuyor gibi etrafıma baktım, sonra kendi kendimi, gözlerimi, yanaklarımı, çenemi öpmek için aynaya uzandım. Yüreğim kuş gibi çırpınıyor, dudaklarım ıslak lezzetiyle titriyordu. Fakat ne yazık ki bu aynalar da erkek icadı. İnsan ne yapsa mesela saçlarını, gözlerini öpemiyor. Ne yapsa, ne kadar uğraşsa kendini yalnız, münhasıran dudaklarından, ağzından... Neler söylüyorum?.. Sör Aleksi, "Papaz elbisesi adamın ruhunu da papaz eder!" derdi. Koket başı da adamı koket mi yapıyor, nedir? Bir mektep hocası için ne manasız, ne ayıp lakırdılar bunlar."
"Tekirdağ'daki eniştem derdi ki: "Feride, senin kaşların lakırdılarına benziyor, güzel güzel, ince ince başlıyor, fakat sonra yolunu sapıtıyor!" Onun dediği gibi güzel güzel ince ince başladıktan sonra, yolunu sapıtan bu kaşların, şakaklara doğru öyle bir dağılışı vardı ki... Sonra bir parça kısa olduğu için daima gülen, daima üst dişlerimi bir parça açık bırakan dudağım, -düşünmeli ki bu dudak -Bursa'daki Hoca Efendi'nin dediği gibi- beni mezarımda bile gülümseye gülümseye götürecek."
"Gözler, İstanbul'da tanıdığım şen, kaygısız Çalıkuşu'nun berrak aydınlık parçası içinde titreyen birkaç yıldız kırıntısından ibaret açık ela gözler değildi. Onlarda, karanlıklara baka baka geçmiş birçok yalnız gecelerinden kalma siyah bir acı, yorgun bir tahayyül, uykuya ve daha başka şeylere doymamış gözlerin sürgün mahmurluğu vardı. Bu gözler, gülmeseler, canlı bir ıztırap gibi büyük ve derin görünecekler. Fakat gülmeye başladıkları an her şey değişiyor. O vakit küçülüyorlar, ziyalar içlerine sığmıyor, küçük pırıltılar üstlerine dökülmeye başlıyor. Bu yüzde ne güzel, ne ince çizgiler vardı. İnsana ağlamak arzusu verecek kadar güzel şeyler."
"Yüzlerinden yalancı maskeleri sıyırmak, azametli gösterişler altında gizlenen çirkinlikleri, hiçlikleri meydana çıkarmak Çalıkuşu'nun en büyük eğlencesiydi. Ne bileyim ben, böyle doğdum. Pek fena bir kız değilim, küçükleri, ehemmiyetsizleri çok seviyorum. Fakat servetlileri yahut yapmacık kibarlıklarıyla övünenlere karşı daima zalimim."
"Küçüğüm bu iki senenin içinde hayli serpilmiş, hemen bana yaklaşan ince boyu, günden güne çiçek gibi açılan güzelliğiyle nazlı, nazik bir küçük hanım olmuştu. Fakat insan daima gözünün önünde duran şeylerdeki değişikliği fark edemiyor."
"Derenin öbür kıyısında etrafları çitlerle çevrilmiş, sıra sıra bahçeler, o bahçelerin arasında gölgelere boğulmuş incecik yollar var. Karşıdan bu yollara bakarken bana öyle geliyor ki onlar insanı bildiğimiz dünyadan başka yerlere götürecek, en umulmaz emellere kavuşturacak."
Yükleniyor...