Sabahattin Ali’nin romana merkezden değil Anadolu’nun bir köşesinden baktığını ilk cümleden anlarız Kuyucaklı Yusuf’ta. Taşranın sıkıntıları, sıkışmışlığı vardır sayfalarda. Eşkıyaların katlettiği anne ve babasının yanından kaymakam evine taşınan Yusuf’un ne çocukluğu ne ilk genç…
Sabahattin Ali’nin romana merkezden değil Anadolu’nun bir köşesinden baktığını ilk cümleden anlarız Kuyucaklı Yusuf’ta. Taşranın sıkıntıları, sıkışmışlığı vardır sayfalarda. Eşkıyaların katlettiği anne ve babasının yanından kaymakam evine taşınan Yusuf’un ne çocukluğu ne ilk gençliği ne de yetişkinliği kimselere benzemez. Onun eksik olan başparmağı, hiçbir zaman boşluğu dolmayacak bir yoksunluğun işaretidir. Toplumdaki iki yüzlülük, riya, çıkarcılık, yönetici sınıfa yönelik sahte sevgi; onun vücudundaki hasarla anlaşılır kılınmış gibidir: “Fakat her şey geçer, her şey unutulur. Kendini bir felâketin içinde kaybetmenin manası yoktur.”
"Edebiyat, hatta alel-umum sanat, bence sanatkârın düşündüğü ve duyduğu bir fikrin ve bir hissin ortaya atılması, tamim edilmesi demektir; yani bir nevi propagandadır. Ben hiçbir zaman sanatın maksatsız olduğuna kâni olmadım."
"Hiçbir şey düşünmüyor, sadece kaçmak, hayatının en korkunç devirlerini geçirdiği bu yerlerden mümkün olduğu kadar çabuk uzaklaşmak istiyordu. Nereye olursa olsun! Dağbaşlarına, kimsesiz ormanlara veya kalabalık şehirlere!.. Yalnız adamakıllı uzak ve kimsenin onu bulamayacağı bir yere!.."
"Belki her şeyi düzeltiriz."
Bu söz üzerine Muazzez'in vücudundan bir ürperme geçti. Yaşların altında parlayan ve birdenbire büyüyen gözlerle:
"Yusuf... Ah, Yusuf... Her şey düzelir mi!"
"Bilmem... Belki... Sen kendini kaybetme de beni bekle..."
"Bir şeydir başımıza gelmiş, kader böyleymiş deyip çekeceğiz, herhalde sonunda bir hayır vardır. Ama insan derdinin üstüne kapanıp oturursa deli olur."
Yükleniyor...