Nazan Bekiroğlu’ndan Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-İstanbul hattında geçen muhteşem bir roman. Balkan Savaşı yıllarında başlayıp I. Dünya Savaşı’na uzanan bir öykü… Trabzon’da ve Tebriz’de doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat; önce delice akan sonra durgunlaşan iki ırmak… As…
Nazan Bekiroğlu’ndan Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-İstanbul hattında geçen muhteşem bir roman. Balkan Savaşı yıllarında başlayıp I. Dünya Savaşı’na uzanan bir öykü… Trabzon’da ve Tebriz’de doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat; önce delice akan sonra durgunlaşan iki ırmak… Aslında çok ırmak… Tebriz’in en büyük, en asil halı tüccarının deli fişek oğlu Settarhan ve Trabzonlu inci tanesi Zehra… İki büyük savaşın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlar, muhaceret, tehcir, mücadele, kader… Farklı inançların aktığı ortak zemin, üç ülke ve üç sevda Nazan Bekiroğlu’nun mürekkebi aşk olan kaleminde buluştu. “Nar Ağacı” bir Doğu masalı kadar zengin, hayal kadar güzel, hayat kadar gerçek bir hikâye… İncelikle işlenmiş karakterleri, zengin detayları ve dönemi anlatmadaki maharetiyle yıllarca unutulmayacak bir kitap…
"Bu haliyle ne olup bittiğini görse de ne yapıp ne edemeyeceğini bilenlere özgü teslimiyetli bir acizlik içindeydi.Dünyanın esrarına erememiş olsa da bütünüyle iyilik bütünüyle güzellikti aslında."
"Razıydı. Bu duyguyu bir kez olsun yaşamak için bütün ömrünce bomboş yaşamaya razıydı. İlk kez ölmekten korktu.
"Allah'ım" dedi, "Ne zaman istersen al canımı ama bugün değil. Bu duygu kalbimdeyken bana yazık olur.""
"Kıymetli ile güzelin her zaman bir arada olamayacağını kestirebilecek kadar tecrübeli bir müşteriydi yaşlı Çerkez.Ama işte bu,hem güzel hem kıymetliydi."
""Gence" diye bağırdı yaşlıca bir kadın, "Şehrin ahalisi Türk'tür oğul."
Bu kez "Ana, su!" diye bağırdı genç zabit.
Yaşlı kadın bakır ibrikten çinko, kırık bir tasa doldurduğu suyu pencereye doğru uzatmak istedi fakat boyu o kadar kısaydı ki mümkünü yoktu. Yanaklarından sağlık fışkıran genç bir kız durumu fark etmişti o sırada. Kimsenin kimseye yardım edecek hali, vakti yoktu. Bir an sağına soluna bakınan genç kız, fazla düşünmedi, yaşlı kadını bir çocuk gibi kucaklayıp pencereye doğru kaldırdı:
"Dökme anne. Sıkı tut." Su, yerine ulaşmıştı.
Bu sahne zabiti bile gülümsetmişti. O gülümseme arasında kızla göz göze geldi.
"Adın ne?" diye bağırdı pencereye doğru kız.
Cevap geldi. "Murat."
"Peki ya senin?"
"Bulak."
Hepsi bu.
Keskin bir düdük öttü. Lokomotif hareket etmişti. Esir treninin demir tekerlekleri demir rayların üzerinde önce ağır ağır sonra hızlı hızlı dönmeye başladı. Kadınlar biraz daha koştular gürültüyle ilerleyen vagonların arkasından, derken aradaki mesafe açıldı. Sonunda tren son vagonunu da toplayarak sarsıla sarsıla istasyondan çıktı. Yükünü bırakmış alacağını almıştı."
"Bu kadar az şey mi almış yanına geçmişinden geçerken? Bu kadar mı azalmış? Bu kadar mı saklanmış? Yükü ne kadar da hafifmiş. Fakat ne kadar ağır bir azlık bu. Bir yangın varmış da o sadece bunları mı kurtarmış? Geride neler bırakmış? Yoksa yazgısı bir anda boşluğa düşen bir kahraman gibi ne önünü ne de arkasını mı görebilmiş? Teçhizatsız mı kalmış? Hiçbir şey bilmiyorum."
"Araya kırık Türkçesiyle kelimeler, cümleler sokuyordu. “Hiç bulamamaktan daha acısı var biliyor musun Sertahan? Her defasında buldum sanacak ama hiç bulamayacaksın. Gözleri birer alev parçası, yanakları alev olsa onun taş kestiğini …”"
Yükleniyor...