1/5
Bir Şeyleri Anlamaya Çalışıyorum
Bir Şeyleri Anlamaya Çalışıyorum
Sefa Diken
Ben matematik öğretmeniyim. Yıllardır çocuklara problemler çözdürüyorum. Bir soruda neyin verildiğini, neyin istendiğini bulmaya çalışıyoruz. Bazen çözüm uzun sürüyor, bazen birkaç satırda bitiyor.
En azından matematikte insanın içi rahat.
Doğruysa doğrudur. Yanlışsa bir yerde hata yapmışsındır; dönüp bulabilirsin.
Hayat pek öyle değil.
Belki yazmaya biraz da bu yüzden başladım.
Bazı soruların cevap anahtarı yok. İnsan neden inanır? Neden aynı olaya bakan iki kişi bambaşka şeyler görür? Geçmiş dediğimiz şey gerçekten yaşananlar mıdır, yoksa geriye dönüp anlatabildiklerimiz mi? Bir insan verdiği kararlarla hayatını mı kurar, yoksa çoktan içine doğduğu bir hikâyenin içinde mi yol alır?
Bilmiyorum.
Eskiden “bilmiyorum” demek bana biraz eksiklik gibi gelirdi. Şimdi o kadar emin değilim. İnsan yaş aldıkça bildiklerinin değil, bilmediklerinin çoğaldığını fark ediyor galiba.
Tarih okurken de aynı şey başıma geliyor. Bir metni açıyorum, arkasından başka bir metin geliyor. Bir anlatının altında başka bir anlatı, onun altında başka bir yorum.
Birileri kesin konuşuyor.
“Olay budur,” diyor.
Ben orada duruyorum.
Gerçekten öyle mi? Nereden biliyoruz? Bunu ilk kim söyledi? Ondan önce ne vardı?
Sonra kendimi gecenin bir saatinde, hiç planlamadığım bir konunun peşinde buluyorum.
Yazdığım şeylerin çoğu sanırım böyle başladı.
Bir roman yazacağım diye oturup “Şimdi bir roman yazayım,” dediğimi pek hatırlamıyorum. Önce bir şey kafama takılıyor. Rahatsız ediyor. Günlerce orada duruyor. Sonra insanlar çıkıyor ortaya. İsimleri oluyor. Birbirleriyle konuşmaya başlıyorlar. Ben de ne söyleyeceklerini merak ediyorum.
Belki garip ama bazen karakterlerimi oluşturduğumu değil de onları bir yerlerde yakaladığımı hissediyorum.
Bir süre sonra mesele hikâye olmaktan çıkıyor.
Gerçeklik nedir diye düşünüyorsun mesela. Sonra dönüp kendi hayatına bakıyorsun. Bir kararını değiştirsen bugün nerede olurdun? Beş dakika erken çıksan, başka bir insanla karşılaşsan, bir gün “evet” yerine “hayır” desen…
Aynı kişi olmaya devam eder miydin?
Matematik öğretmeni olduğum için bunları düşünmem biraz tuhaf bulunabilir. Bana pek tuhaf gelmiyor.
Matematik de aslında bilinmeyenin peşinden gider.
Elimizde bir � vardır. Ne olduğunu bilmiyoruzdur. Bildiklerimizi yan yana koyar, aralarındaki ilişkileri kurar ve onu bulmaya çalışırız.
Hayatta sorun şu:
Bazen �'i bulamıyoruz.
Daha kötüsü, bazen bulduğumuzu sanıyoruz.
Benim derdim galiba biraz burada başlıyor.
Kesin cevaplardan pek hoşlanmıyorum. Özellikle insan, tarih, inanç ve hayat hakkında verilen kesin cevaplardan. Çünkü insanın elindeki bilgi çoğu zaman söylediği cümleden daha küçüktür.
Ama bu, hiçbir şeyin anlamı olmadığı anlamına da gelmiyor.
Tam tersine.
Bilmediğimiz hâlde aramaya devam etmenin önemli olduğunu düşünüyorum.
Öğretmenlik de bunu bana çok gösterdi. Karşınızda çocuklar varken hayata yukarıdan bakamıyorsunuz. Her gün aynı sınıfa giriyorsunuz ama hiçbir gün gerçekten aynı sınıfa girmiyorsunuz. Birinin canı sıkkın oluyor, biri ilk kez bir şeyi anlıyor, biri yanlış yapıyor, biri elini kaldırıp sizin hiç düşünmediğiniz bir soru soruyor.
Bazen ders bitiyor ama o soru sizinle eve geliyor.
Sanırım yazarlık da benim için biraz böyle.
Eve gelen sorular.
Bazıları yıllarca gitmiyor.
Benim hayatım dışarıdan bakıldığında oldukça sıradan aslında. Sabah kalkıyorum, okula gidiyorum. Derse giriyorum. Tahtaya bir soru yazıyorum. Çocuklardan biri kalemini unutmuş oluyor, biri ödevini yapmamış, biri anlamadığı hâlde anlamış gibi bakıyor. Teneffüs zili çalıyor. Nöbet varsa koridora ya da bahçeye çıkıyorum. Gün bitiyor, eve dönüyorum.
Sonra gecenin bir yerinde başka bir dünya açılıyor.
Belki bin yıl önce yaşamış birinin bıraktığı birkaç satırın peşine düşüyorum. Belki hiç yaşamamış bir karakterin ne yapacağını düşünüyorum. Bazen bir deprem gecesinde birbirini hiç tanımayan insanların hayatlarını, bazen hafızasını sorgulayan bir adamı, bazen tarihin bize gerçekten ne kadarını anlattığını düşünüyorum.
Ertesi sabah yeniden okula gidiyorum.
Hayat böyle iki ayrı yerde ilerliyor gibi görünüyor ama benim için aslında aynı yer.
Çünkü ikisinin merkezinde de insan var.
Matematikte bile.
Bir öğrencinin yanlış yaptığı soruya baktığınızda sadece yanlış yapılmış bir işlem görmüyorsunuz. Bazen aceleyi görüyorsunuz. Bazen korkuyu. Bazen “Ben zaten yapamam,” diye daha soruya başlamadan verilmiş bir kararı.
Öğretmenlik yaptıkça şunu fark ettim:
İnsanlar çoğu zaman cevaplardan önce hikâyelere inanıyorlar.
Kendileri hakkında anlattıkları hikâyelere bile.
“Ben matematik yapamam.”
“Ben böyle biriyim.”
“Bundan sonra hiçbir şey değişmez.”
“Benim başıma hep bu gelir.”
Bir cümle söylüyoruz ve sonra o cümlenin içinde yaşamaya başlıyoruz.
Belki romanlara bu kadar bağlanmamın nedeni de bu.
Çünkü hikâyeler yalnızca kitaplarda yaşamıyor.
İnsan da kendisini bir hikâyenin içinde anlatıyor.
Geçmişini seçiyor, bazı şeyleri hatırlıyor, bazılarını unutuyor. Yaşadıklarına anlam veriyor. Bir olayın neden olduğunu kendince açıklıyor. Sonra o açıklama, zamanla olayın kendisinden daha gerçek hâle gelebiliyor.
Bazen düşünüyorum:
Hatırladığımız kişiyle gerçekten yaşamış olan kişi ne kadar aynı?
Çocukluğumuzu düşündüğümüzde gördüğümüz şey gerçekten geçmiş mi, yoksa bugünkü hâlimizin geçmişe yaptığı bir yorum mu?
Bilmiyorum.
Ama galiba beni kurguya götüren kapılardan biri buydu.
Sonra iş biraz daha karıştı.
Tarihe bakınca aynı problemi daha büyük ölçekte gördüm. İnsan kendi geçmişini yeniden anlatıyorsa toplumlar neden anlatmasın? Devletler neden anlatmasın? İnançlar, medeniyetler, ideolojiler neden kendi hikâyelerini kurmasın?
Bir olay oluyor.
Sonra olay anlatılıyor.
Sonra anlatının kendisi başka insanlar tarafından tekrar anlatılıyor.
Yüzyıllar geçiyor.
En sonunda elimizde olan şeyin ne kadarı olay, ne kadarı yorum, ne kadarı hafıza, ne kadarı ihtiyaç?
İşte burada içimdeki matematikçi huzursuz olmaya başlıyor.
“Kanıt nerede?”
Bu soruyu çok soruyorum.
Fakat zamanla başka bir şey daha öğrendim:
Her şeyin kanıtı yok.
Bazen elimizde yalnızca izler var.
Eksik bir metin.
Birbirini tutmayan iki anlatı.
Bir buluntu.
Bir tanığın sözü.
Bazen de yalnızca sessizlik.
Ve insan o sessizliğin karşısında ne yapacağını seçmek zorunda.
Bence asıl mesele burada başlıyor.
Kanıtın olduğu yerde karar vermek kolay.
Zor olan, kanıtın yetmediği yerde ne yapacağımız.
Çünkü hayatın büyük kısmı orada geçiyor.
Kimin doğru söylediğini tam bilmiyoruz. Bir kararımızın bizi nereye götüreceğini bilmiyoruz. Sevdiğimiz insanlarla ne kadar zamanımız olduğunu bilmiyoruz. Yarın başımıza ne geleceğini bilmiyoruz.
Ama yine de karar veriyoruz.
Yaşıyoruz.
Belki insan olmanın garip taraflarından biri bu.
Bilmeden yürümek.
Ben yazarken de karakterlerimi sürekli o noktaya götürüyorum sanırım.
Onlara cevap vermiyorum.
Önlerine bir kapı koyuyorum.
Sonra bakıyorum:
Ne yapacaklar?
Belki bu yüzden yazdığım şeylerde irade meselesi tekrar tekrar karşıma çıkıyor.
Gerçekten seçim yapıyor muyuz?
Yoksa seçim yaptığımızı mı düşünüyoruz?
Hayatımızdaki bütün şartları biz belirlemedik. Doğacağımız yeri seçmedik. Ailemizi seçmedik. İçine doğduğumuz zamanı seçmedik. Karşımıza çıkacak insanların çoğunu seçmedik.
Ama yine de seçimlerimizin bize ait olduğunu hissediyoruz.
Bu çelişki beni uzun zamandır rahatsız ediyor.
Belki “rahatsız ediyor” doğru kelime.
Çünkü bazı düşünceler insanı eğlendirmez.
Kaşındırır.
İçeride bir yerde durur.
Arada bir kendisini hatırlatır.
Yazmak biraz da orayı kaşımak benim için.
İyileşsin diye değil.
Ne olduğunu anlayabilmek için.
Bazen anlayamıyorum.
O zaman da yazının sonuna bir cevap koymuyorum.
Çünkü hayatta da her şeyin son paragrafı yok.
Her şey tamamlanmıyor.
Bazı insanlar gidiyor ve söylemek istediğiniz bir cümle içeride kalıyor. Bazı sorular yıllarca bekliyor. Bazı kararların doğru mu yanlış mı olduğunu hiçbir zaman öğrenemiyorsunuz.
Belki edebiyatı sevme nedenim de bu.
Matematikte çözümün sonunda eşittir işaretinin sağ tarafına bir şey yazarsınız.
Hayatta çoğu zaman yazamazsınız.
Ama yine de işlem yapmaya devam edersiniz.
Ben de sanırım bunu yapıyorum.
Bir şeyleri anlamaya çalışıyorum.
Öğretirken.
Okurken.
Yazarken.
Bazen yanılarak.
Bazen başa dönerek.
Bazen de uzun uzun uğraştıktan sonra sadece şunu söyleyerek:
Bilmiyorum.
Fakat artık bu kelimeden eskisi kadar korkmuyorum.
Çünkü belki de gerçekten düşünmeye başladığımız yer, bildiğimizi sandığımız şeylerin bittiği yerdir.
💬 Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yap.
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yaz.




